Doruk'lu günler başlıyor :)

Beş yıl önce bugünün hikayesini yazmak ve sanal hafızamda ölümsüzleştirmek istiyorum. Önce biraz geriye gidelim. Doruk’a hamileyim ve her şey yolunda gidiyor. 20. Hafta anatomi ultrasonunda cinsiyetini öğreniyoruz. O anı hiç unutmuyorum, kendimizi kız cevabına o kadar hazırlamışız ki tersi ihtimali hiç düşünmemişiz. Ozii ile birbirimize baktık şaşkın şaşkın erkek olacağını öğrenince. Sanki tekrardan hamile kalmıştım o an. Bir sürü şey geçti aklımdan. Nasıl olacak? Pipi faktörü hayatımda ne gibi şeyler değiştirecek? Sünnet diye bir şey vardı, di mi? gibi bir sürü soru. Genel olarak bebeğin sağlıklı olduğunu ultrasonu çeken kişiden öğrenip oradan ayrıldık. Normal hayatınıza devam ediyorduk, taa ki bir hafta içinde ebenin beni aramasına kadar. Eğer ebe ya da herhangi bir sağlık görevlisi zamansız arıyorsa Yeni Zelanda’da bilinki bir sorun vardır. Alıştıra alıştıra, plasenta previa’dan ve risklerinden bahsetti. O an ofisteydim. O gün nasıl geçti hatırlamıyorum. Tam içeride bir yerde sürecin artık bizim için farklı olacağını hissediyordum. Plasenta previa, plasentanın konumunun yanlış olması demek en kaba anlamıyla ve bizim için ise bunun sebep olabileceği riskler bütünü. Örneğin kanama olabilir ve bu kanama plasentadan olursa benim yaşam ömrüm yarım saat. Çok kan kaybediliyor ve yarım saat içinde müdahale edilmezse ölümle sonuçlanabiliyor (yine aklımda kaldigi kadar ve en kaba tabiriyle). Sonuç olarak şehirden ayrılmamam ve en küçük bir kanamada acile gitmem gerekiyordu. Ayrıca durum erken doğum riski de yaratıyordu. Ozii ile haftaları saydık. 28. hafta önemliydi. Öncesinde olursa doğum Wellington’a gidilmesi gerekecekti, yaşadığımız şehirde bakılamayacaktık. 28. haftaya geldiğimizde bayram etmiştik. O hafta bir de şeker testi yapıldı. Şekerim yüksek çıktı. Önce parmaktan günde beş kez kan testi ile şeker ölçmemi istediler ve diyet verdiler. İşe yaramadı. Sonra insülin enjekte etmeye başladım geceleri. Yine işe yaramadı. Her hafta doz arttı ama o açlık şekeri bir türlü istenilen seviyeye düşmedi. Her nasılsa gece salgılanan büyüme hormonu şekeri tetikliyordu. Bilen bilir en büyük fobimdir iğne, başa gelince çekilirmiş misali doğuma kadar her gece enjekte ettim ilacı kendime. Artık sonlara geldiğimde ilacın artan dozundan yanıyordu canım. Nerede kalmıştım, 28. hafta, evet, o haftadan sonra günler şeker kontrollü, iğneli, yine her haftayı bayram sevinci ile saymalı olarak hızla geçiyordu. Bir yandan bebek eşyalarini tamamlanıyor, fotoğrafçıdan hamile çekimi için gün almak gibi eglenceli detaylarla kafa dagitiyorduk. Günlerden Cuma, çok sevdiğim arkadaşım Esra, beş aylık kızı Melis ile bizde. Çok güzel bir muhabbetin ardından, Ozan işten gelmiş ve ben onları yolcu ediyorum. Kapıdayız. Esra ayakkabısını giyiyor, bense sonkez Melis’e agucuk yapmak için eğildim. O an birşeyler oldu. Aşağıdan bir sıvı boşalması. Suyum geldi sanki. Tam da çıkmak üzereler. Bir şey belli etmiyorum. Kapıyı arkalarından kapar kapamaz tuvalete koşup Ozan’ı çağırıyorum. Bir bakıyoruz ki yoğun bir kanama. Başım dönüyor, ama paniklememem gerekiyor, topluyorum kendimi çünkü bakıyorum ki Ozii daha panik. Diyorum hadi sakin ol, plan belli, ebeyi ara ve hemen arabaya. Ebe ile acilde buluşuyoruz. Diyorlar ki size iğne yapacağız, bebeğin ciğerleri açılsın diye ve sizi doğuma hazırlayacağız. Hayır diyorum. İğne mi, popodan mı? Yemin etmiştim iğne olmaktansa ölürüm diye taa yıllar önce. Acayip bir fobi benimkisi. Tabii beni kendime getiriyorlar. Pazarlık yapıyorum, şu şekilde olur vs diye, kabul ediyorlar. O gece iğne sonrası sürekli bebek takip ediliyor. Sabahına haftasonunu hastanede geçirmemiz gerektiğini öğreniyoruz. Bebek iyi diye hemen almayacaklarını söylüyorlar. Bu arada da iki gün daha steroid iğne olacağımı öğreniyorum. Karalar bağlıyorum tabii. Haftasonu öyle geçiyor. Pazartesi çıkmayı beklerken, yarın sizin planlanmış detaylı ultrasonunuz var, onu da olun öyle gidin eve diyorlar. Ok diyoruz, bir gece daha. Salı günkü ultrason uzun sürüyor, dedikleri gibi detaylı bakıyorlar. O ultrason sonrası odaya geçiyoruz, hala çıkışla ilgili haber yok. Sonra yine bir bilgilendirme. Durum ciddi. Bu sefer de Vasa previa deniyor. Bu da yine aklımda kaldığınca en kaba haliyle; plasentaya yapışık olması gereken kordon bağı plasentadan ayrı duruyor ve sadece ince damarlarla bağlı plasentaya. Bu bağlantı damarları da doğum kanalında. Olası bir doğum başlaması veya damarlarda meydana gelecek bir kanama bebeğin hayatını riske sokuyor. Hem de onun kan kaybından ölmesi benimki gibi yarım saat değil, sadece 10 dakika. Bebeğin vücudundaki kan ancak onu 10 dakika hayatta tutmaya yetecek kadarmis. Bu durumda bize dediler ki hastanede kalmanız lazım doğum oluncaya kadar. Hastaneyi de bizi öncelik alacak şekilde koordine edeceklerini söylediler. Örneğin kalp krizi geçiren bir hasta da gelsevbile, kanama oldugu takdirde ameliyathane önceliği bizde olacaktı. Benim için kan depolanacak ve damardan öncesinde demir enjekte edilecekti. Hastaneye ilk yattığım gün 34+5 idi. Bu süreçte 37. haftada normal sezaryen planlandı. Bu durumda iki hafta daha hastanede yatmam gerekecekti. Değişik bir dönem başlamış oldu bizim için. İlk hafta Ozii benimle kaldı, sonra izin vermediler. İşe gidiyor, geri kalanında günü benle geçiriyor, akşam dizi izliyoruz sonra o eve dönüyor. Ha bu arada sürekli damar yolum açık. Her birkaç günde bir de yeri değişiyor. Delik deşik oluyorum. Hala izleri durur. O ara anneler geliyor. Ozii onları havaalanından alıp hastaneye getiriyor. Sonrasında anneli günler başlıyor. Onlar evi hazırlıyor, beni ziyaret ediyorlar vs. Bir ara bi hemşire kalp atışımın normal olmadığını fark ediyor. Bütün gün test yapıyorlar. Sonuç tiroid bozukluğu. Plasenta previa, şeker, vasa previa ve sonuncu olarak da hipotiroid tanısı. Bu sağlıksak problemlerin yanı sıra bir de master dersimin ödevi ile uğraşıyorum. Eyy gidi günler. Bir sabah saat 7:45 gibiydi sanırım. Hala uyuyordum. Hemşire rutin sabah kontrolü için odaya girince uyandım. Standart soruları sordu, tansiyon ölçtü vs. Gece kanamam olup olmadığını sordu, normalde ilk iş uyanınca bakmak oluyordu. O an uyandığım için bakmamıştım daha. Tuvalete gittim ve o da ne kan. Bu bizim 10 dakikalık sürecin başlaması demek oluyordu. Ozan saat 8 de gelecekti. Aradım yoldaydı, umarım yetişirdi çünkü doğuma girecektim 10 dk içinde. Gerçekten de hemen her şey hazırlandı. Beni hemen ameliyathaneye götürdüler. Ozii de yetişti bu arada. Apart topar evrak imzalattılar, riskli bir operasyon, plasenta dağılmış olabilir, size kan nakli yapmak zorunda kalabiliriz, gerekirse rahminizi almamız gerekebilir vs. Ha bir de genel anestezi yapacağız ama dozu çok veremeyiz, bebeğe zararlı, belki tam bayılmamış olabilirsiniz, olanı biteni algılayabilirsiniz. Aklıma anestezi filmi geldi ve çok tırstım. Sonrası Amerikan filmlerinden fırlamış ameliyathane görüntüsü, parlak ışıklar, koşuşturan bir sürü doktor ve hemşire. Boneli ve eldivenli. Ben sadece ışıkları ve göbeğimi görüyorum. Yatar haldeyim. Ellerim bağlanıyor. Doktor tek bir hareketle göbeğimin üzerini açıyor. Elinde demir çubuk ile tuttuğu tentürdiyot renkli gazlı bez. Göbeğimi siliyor. Sonrası yok. Gözlerimi açtığımda acı içindeyim. Hemşireye Ozanı soruyorum. Saat gözüme ilişiyor, 11:30 gibi. Doruk 8:30 da alınmış ve benim ilk hatırladığım saat 11:30. Çok ağrım var, sürekli morfin için basıyorum elimdeki alete. Sürekli Ozanı istiyorum. Bebek aklımda bile değil sanki. Olmaz, acın belli seviyeye gelmeden eşini göremezsin diyorlar. Bebek ile ilgili bir şey söyledilerse de ben anlamamışım. Aklımda hiçbir şey yok. Ozan’ı görebildiğimde saat 14:30. Saat 16:30’da da beni sedye ile yeni doğan bölümüne götürüyorlar. Doruk ile ilk karşılaşma. O küvezde. Deliklerden elimi sokuyorum, eline dokunuyorum. Sonra ten tene temas için üzerime yatırıyorlar. Kavuşma anı paha biçilemez.Ben morfinin etkisiyle hissizim, yarı uykuluyum. Tek hatırladığım o an hissettiğim huzur. Sonraki 4-5 gün Doruk yeni doğanda kalmaya devam ediyor. Ben gidip emziriyorum, uyutuyorum, Ozii ile ilk bebek bakma deneyimini yeni doğan ünitesinde ediniyoruz. Deneyimli hemşireler bize neyi nasıl yapmamız gerektiğini anlatıyor. Doğum öncesi ve sonrası toplamda üç hafta hastanede kaldım. Doruk 5 Haziran 2015’de 36+5’de doğdu. Yeni Zelanda sağlık sistemine ne kadar teşekkür etsem az. Oğlumuzun iki hafta daha anne karnında gelişmesi için tüm olanakları seferber ettiler. Üç tane doktor ilgileniyordu benimle. Asıl doktorum Mısırlı, ikinci ve doğumu yaptıran doktor Çinli ki ikisi birden girebildiler doguma ve junior doktor da Yeni Zelandalıydı. Doruk 37. Haftayı doldurmadan doğduğu icin yeni doğan ünitesine alanda. Aslında saglıgı yerindeydi, ciğerleri gelişmişti. Tüm testler tamamlanınca da yeni doğan ünitesinden taburcu edilip yanıma gelebildi. Birkaç gün de benim odam da kaldıktan sonra evimize geçtik. Dorukla beraber Palmerston North’da iki ev, Auckland’da üç ev değiştirdik. Yetmedi ülke değiştirdik. Ilk dört yılında bes kez dünya turu sayılabilecek mesafe katettik. Şimdiye kadar üç okul değiştirdi ve ucuncu dilini öğreniyor. Yeni ülkemizde hayati beraber keşfetmeye devam ediyoruz. Seni çok seviyoruz Doruk. Hayat seninle daha güzel. Iyi ki dogdun oğlum. (P.S. Bu metni yayınlayacağim saatlerde dogdu Doruk, tabii Yeni Zelanda saatiyle.)

Comments